BLOG YAZMAYA NASIL KARAR VERDİK?

Genel

Blog Yazmak

hep düşündüğümüz bir şeydi aslında

Evet,hayatımızın bir şarkısı,bir hikayesi olsun istiyorduk,herkes gibi sanırım…Çok bir şey değil; gezmek,görmek,tatmak,keşfetmek ve bunları Laçin ve Okay’ın gözünden harmanlayıp, dünyaya bize verdiklerinden dolayı özel ve güzel bir hediye sunmak istiyorduk ; kısacası bir dikili ağacımız olmalıydı. Her günümüzün bir keşif olması dileğiyle yaşadıklarımızı yazmaya karar verdik.Bu noktada aslında bu blogun bir seyahat,moda ve ya herhangi bir zümreyi kapsayan bir blog olacağını söyleyemeyiz,çünkü sadece ‘bizi’ ve ‘hayattaki deneyimlerimizi’ anlatacağız,elbetteki hayatın her tadından yazacağız biraz;gezdiğimiz şehirlerden de bahsedeceğiz,ülkelerden de bahsedeceğiz,aşkımızdan da,tattığımız tatlardan da bahsedeceğiz,gezdiğimiz galerilerden,gördüğümüz mimariden de,bazen teknoloji de olacak ya da tutkumuz olan motorlar da.

Biz seviyoruz ve eğleniyoruz,biz yaşıyoruz.Çünkü Hayat Yaşamaya Değer 🙂

 

ITALYA,Ferrara-Bologna tren yolculuğum

BalideBooolGezmeliBirGün

Genel

Sabah 09.00’da şöförümüz Kadek’le buluştuğumuzda anlamıştık bu gezinin çok keyifli geçeceğini.Kadek,akıcı İngilizcesi ,güleryüzü,sohbeti,tavsiyeleri ve sabrıyla çok iyi bir şöfördü,kendisiyle beraber gezdiğimiz iki buçuk gün boyunca bir an sıkılmadık.Evet,ilk bakışta biraz pahalı görünen bu seyahatler için yine de ”iyi ki”diyebiliyoruz ☺️
O gün için Kadek’le bütün gün boyu tur yapmak üzere anlaşmıştık ancak nerden başlasak,nasıl gezsek tamamen kafamız karışmıştı.Kadek nasıl bir tur yapmak istediğimizi sordu,yani bir ülkeye gittiğimizde oranın kültürünü mü,doğasını mı,tarihini mi merak ediyorduk yoksa alışveriş yapmak gibi bir fikrimiz mi vardı.Ben hemen ”hepsini istiyorum”diye hunharca bağırınca gülüp ”tamam o zaman”dedi.
Etnik Merakı Olanlara;
İlk durağımız Sari Wisata Budaya Barong ve Kris Dans gösterisi oldu.Kuta ve Sanur arasında bir köydeki özel bir işletmede sergilenen bu dans gösterisine kişi başı 100.000 rupi,yani o zamanın kuruyla yaklaşık 33 liraya bu gösteriye girdik.Yaklaşık 45 dakika süren bu etnik dansta, Barong ve Rangda yani iyiliğin ve kötülüğün temsilcileri olan dansçılar görkemli kostümlerle,canlı bir müzik topluluğu eşliğinde yarı teatral bir dans gösterisi sunarlar.Zaman zaman ön sıralardaki izleyicilerle etkileşim halinde olan dansçıların şahsen ne demek istediklerini-İngilizce konuşmalarına rağmen-pek anlayamamıştım.Bali’de çoğu insanın İngilizce telaffuzu biraz daha ağızda yuvarlayarak.Bu oldukça etnik gösteride şahsen ben biraz sıkılmıştım,her bir sahnenin anlatılması biraz uzun gelmişti.Ancak görsellik açısından oldukça tatmin ediciydi.Bali insanının inancını,müziklerini,danslarını merak edenlere tavsiye edebilirim.

Frangipani buldunuz mu itinayla kulağınıza takınız efenim 🙂

                                                                               

Barong dansı-Pişmiyor musun amca bu sıcakta?
                                                                           
  
Barong Dansı-Kızların saçları gerçekten o kadar uzun değil herhalde dimi?

Barong Dansı
                                                                           
Barong Dansı











Satılmak için değil,Sanat için yapılıp satılan ürünler ülkesi Bali;

Kadek bizi Barong dans gösterisi sonrası biraz daha alışveriş rotasına doğru götüreceğini söyledi. Sari Amerta Batik’ti ilk durağımız.Batik tablolar,şallar,elbiseler,çantalar,takılar vs.tekstilden yapılabilecek her üründe batik uygulamasını satın alabileceğimiz ve batik atölyesini gezebileceğimiz keyifli bir geziydi bu.Mağazanın içindeki yüzlerce ürünü tek tek inceledikten sonra, yani yaklaşık 1.5 saat sonra, tarzına uyacağını düşündüğüm birkaç kişiye batik tekstilden yapılma toka alarak erkekleri krize uğrattım sanırım biraz.😃 Napayım yani, herşeyi incelemek,fiyat araştırması yapmak çoğu kadında olan bir özellik değil  mi? değil mi yoksa?👀

Batikler arasında gözüm dönüp,iki erkeğin de sabrını yokladıktan ve Bali sıcağıyla tekrar yüzleştikten sonra klimalı arabaya döndüğümde Kadek sıradaki durağımızın Bali’nin meşhur ahşap işi köyü  MAS olduğunu söyledi.Ahşap işleri,ahşap işçiliği biraz da mesleğimin etkisiyle sanırım,beni hep heyecanlandırmıştır.Çok da uzun sürmeyen bu yol boyunca,sağlı sollu dizilmiş mobilyacılar bile heyecanıma heyecan katmıştı.Avrupa’daki çoğu ahşap işinin Endonezya’dan,özellikle de Bali’den ithal edildiğini bu sırada öğrendim.Bali’li insanlar ahşaba ruhlarını katıyorlardı adeta.İnançlarına uygun yaptıkları çeşitli boyutlardaki semboller,kadın ve erkek yorumları,masklar,maskeler,ahşap müzik aletleri,mobilyalar,tablolar…Sonunda ahşap işçiliği için gezeceğimiz mağazaya girdiğimizde herşeyi ama herşeyi almak istiyordum.Kapı önünde bir usta,gerçekten çok kolaymış gibi görünen bir rahatlıkla elindeki tabloyu işliyordu.İşi bittiğinde,insan kafasından biraz büyük eliptik bir tabladaki Güneş,yapraklar ve çiçekler olacaktı.Bize nasıl olduğunu sordu,bu soruyu cevaplamak haddimize bile değildi sanırım.Atölyeden mağazaya giriş yaptık,mağazada duvarlardan fışkırırcasına ve yerlerde,her yerde ahşap işleri vardı.Mesela götürebilsem şu bankı sırtlayıp götürecektim 😍
MAS VILLAGE
Mas,gerçekten bence tek başına tüm dünyaya kafa tutuyor,biz de Türkiye’de zanaatçıyız demeyelim kendimize. Yanlız tabiki Bali’nin ahşap işinde bu kadar iyi olmasının sebeplerinden biri de bölgedeki ağaçların gövdelerinde çok su tutması,dolayısıyla işçiliğe uygun,yumuşak ama dayanıklı ağaçlar var bölgede.Ancak yine de çok büyük bir sabır ve sanatsal bakış gerektiriyor,bu işi sevmek ve benimsemek çok önemli.
MAS VILLAGE

MAS VILLAGE

MAS VILLAGE

MAS VILLAGE
Sevdiğim bir alan olan mobilya ve ahşap işinde böyle zevkli bir geziden sonra neredeyse tamamen ruhen tatmin olmuş olsam da Kadek’in gümüş ve altın işçiliği merkezine gitme teklifini reddedemedim.Gold&Silver Smith’te ise altın ve gümüş işçiliğinin harika örnekleriyle karşılaştıktan sonra Bali’de sanatla,huzurla ve elbette aşkla bir ömür geçirebileceğim kanısına vardım 🙂 Bali’nin bu sanat ve zanaat bölgelerinden alışveriş yapmadan dönmemeniz tavsiyemiz,sonrasında bizdeki gibi bir pişmanlık oluşabilir,aman dikkat diyoruz! ☺️ Not: Gold&Silver Smith ve Mas orta halli bütçeyi biraz zorlayabilecek nitelikte,yine kulaklara küpe ☺️😉
Sanat ve zanaat bölgelerini gezmemiz bittiğinde kurt gibi acıkmıştık,Kadek de sıradan bir yerde yemektense Batur Dağı ve Kintamani Volkanı gezisinde harika teras restaurantlar bulabileceğimizi söyledi ve yola koyulduk.Yaklaşık 1 saatlik sürüşün ardından,Batur Gölü’ne ve Kintamani Volkanı’na tam tepeden bakan ve açık büfe mutfağı olan bir restaurantta durduk.Restaurantın teras alanı çok rüzgarlıydı,ama manzaraya  değerdi.Burada iki kişi 120liraya açık büfeden faydalandık.Ucuz bir alternatif değil elbette,ancak eğer sokak lezzetlerinden yemiyorsanız ortalama bir yeme-içme fiyatı Bali için.
KINTAMANI VOLKANI-BATUR GÖLÜ

TATLI DOMATES ÇORBASI 🙂
                                                                           

 Karnımızı hunharca doyurduğumuzda önümüzde gezmek istediğimiz daha hala upuzun bir liste vardı fakat bunun için tur süremiz yeterli değildi.

Kintamani manzaralı turumuzdan dönüşe geçtiğimizde Kadek bize iki şık sundu; Kutsal Maymun Ormanına gitmek ve bu sırada Tegallalang Pirinç tarlalarını yukardan seyretmek ve ya Tegallalang’da bir akşam üzeri turu.Bacaklarımızın dayanılmaz ağrısı pirinç tarlaları seçiminin şu an için çokta iyi bir seçenek olmadığını bize söylerken,meraktan da içimiz içimizi yemiyor değildi.Gün batımının tatlı kızıllığında yeşillikler içinde yolculuk yaparken Tegallalang’a bir selam verip Maymun Ormanı’na geçmeye karar verdik.Bu eşsiz güzellikteki pirinç tarlalarının seyir terasları boyunca araçların geçişi neredeyse imkansızdı,manzaraya karşı fotoğraf çekip yerel tezgahlardan alışveriş yapan insanlar,satıcılar,bisikletliler ve incecik dar bir araba yolu.Bu sürüş esnasında durmamıza gerek kalmayacak kadar fotoğraf ve video çekebilmemize rağmen Tegallalang’a girmemiş olmak içimde bir yaradır,ancak Bali’ye ikinci bir defa daha gitmek için çok güzel ve haklı bir sebepte aynı zamanda.
Kutsal Maymun Ormanı ise hayal ettiğim kadar güzeldi,maymunların ziyaretçileri karşılamak için ormanın dışına çıkışları,yavru maymunlar..

Ormanın girişinde ve içinde satıcılardan muz alıp maymunları besleyebilirsiniz.


 
Orman doğayala uyumlu ahşap ve taş yollar ile ziyaretçilerin rahatça gezmesine olanak sağlıyor ve içerisinde bir tapınak da mevcut.

  İlk başta fazlaca yapılan uyarılardan dolayı biraz ürksem de,bu maymunlar tamamen doğal ortamlarındaki gibiydi ve orada olup olmamamız onların umrunda değildi,sadece karşılarında yemek yememek,dokunmamak ve onlarla birşey paylaşılırsa geri almamak gerekliydi.

Yavru maymunlar ve anneleri,dişilerin peşinde koşan erkekler,
oyuncu yavru maymunlar,hepsi kendi doğal ortamlarında
serbestçe geziyorlar ve sizde onların güzelliklerine şahit oluyorsunuz.

Bu hareketli, eğlenceli ve huzur dolu günün sonundaysa zihnimize,ruhumuza ve bedenimize son bir iyilik daha yaptık;Bali Masajı ❤
Kadek’e otele en yakın ve en iyi masaj salonunu sorduk,bizi kendisinin de her haftasonu gittiği ve çok beğendiği ”Tamara Esthetic Body Care Salon”a götürdü.Burada biz etnik bir atmosferde ve sessizlikte zihnimizi dinlendirirken,önceki müşterinin işi bitmişti,özel odamızı ve spa malzemelerimizi ayarladılar.Enfes bir masajın ardından çiçek banyosu ve zencefil çayı ikramı vardı,zencefil çayı epey keskin kokusu ve tadıyla keyifle uyuşan zihnimizi aydınlattı ve gece karanlığında tamamen dinlenmiş ama bir o kadar da miskin bir şekilde otelimize doğru yol aldık.Yolda Okay’la ”acaba hergün masaj yaptırsak gidene kadar nasıl olur”fikri üzerine ciddi düşüncelerimiz vardı.Gerçekten nasıl olurdu hergün masaj yaptırmak?😇


Bali(The Island Of Thousand Gods)

Genel
Önceki yazımı bir sonraki yazımda Jimbaran’daki ışıl ışıl deniz mahsülleri restaurantlarından bahsedeceğimi söyleyerek sonlandırmıştım.Bizim için balayındaki en romantik aktivitelerden biriydi  bu restaurantlarda yemek yemek.

Gün batımını izlerken,süper lezzetli özel soslu jumbo karideslerinizi ve Bali’lilerin White Snipper dediği balığı nefessiz kalana kadar yiyebilir ve yerel müziklerini yapan Bali’lileri dinleyebilir ve ya burada yaşayan Çin’lilerin ilginç gösterileriyle hem kulaklarınıza hem gözlerinize bir görsel şölen yaşatabilirsiniz.Ancak bu müzikal gösteri ve dinletiler tam gün batımı esnasında yapıldığı için,ilk geceki balık restaurantı deneyimimizde sadece yıldızlar,deniz ve biz vardık.
Jimbaran sahilinde bulunan otelimize(Keraton Jimbaran Beach Resort) varıp,odamıza yerleştikten sonra,ilk gece için otelimizin hediyesi olan ”hoşgeldiniz kokteylleri”mizi almaya cafe kısmına gittikten sonraydı tabi sahildeki balıkçılara gitmemiz.Ancak ne kokteyl,ne de güzel bir balık menüsü 14 saat yolculuğun yorgunluğunu bir etapta silemedi.Kendimize gelmemiz tam iki gün sürdü.Bu süre de otelin bembeyaz,yumuşacık kumlu sahilinden okyanusa girdik, ardından da fotoğraflarında büyük görünen ama o kadar da büyük olmayan havuzuna.Biz internetteki otel ve tatil ayarlama sitelerinden birini kullanarak otelimizi 4 ay önceden ayarlamıştık.Otelin mimarisini özellikle çok beğenmiştik; görkemli bir giriş,resepsiyon ve lobi alanı,klasik Bali üslubunda yapılmış oda blokları,yine Bali üslubunda tasarlanmış kral daireleri,restaurant ve kafe bloğu ile havuzu olan ve sahile yakın,orta büyüklükte ve 4 yıldızlı,orta seviyede bir oteldi.Bizdeki lüks otel anlayışına göre Bali’ye gidecek olanlar için,fazla ümitlenmeyin derim,ancak bu otel Bali-Jimbaran bölgesinin lüks otellerinden biriymiş.Bizce en güzel özelliği düşündüğümüz gibi mimarisiydi ve tabi ki,sahilden hemen ulaşabildiğimiz balık restaurantları.Ancak zaten Bali’ye sadece otelde kalıp denize ve ya havuza girmek için gidiyorsanız o kadar para harcamayın,yazık olur,çok ciddiyim! Bali’ye gezmeye,görmeye ve keşfetmeye gidin.Hatta eğer eşinizle bizim gibi çok uzun süredir beraber değilseniz,balayına Bali yerine daha sakin olan Maldivler,Mauritius gibi yerleri tercih edebilirsiniz.Bu yerleri gezdiğimden değil ama Bali,otelde 3-5 gün geçirmekten daha fazlasını hak ediyor.
Yorgunluğumuzu iki gün boyunca hem otel çevresinde,Jimbaran sokaklarında dolaşıp,hem de denize girerek attıktan sonra,iki gündür aklımda olan soruyu sordum Okay’a.”Bali’yi nasıl gezicez?”

Bali’yi nasıl gezdik?

Ben her zamanki heyecanlı yapımla, Bali’ye gitmeden önce devamlı araştırıyordum Bali’deki turlar,Bali’de araç kiralama vs diye.Bunları Okay’la konuştuğumdaysa o oraya gittiğimizde karar veririz diyordu.Önceden sorup net cevap almak istememin sebebi,Bali’de daha oraya varmadan da bazı turlara rezervasyon yaptırabiliyor olmaktı,ancak Bali’ye gidip tüm seçenekleri değerlendirmek,elbetteki daha mantıklı.Çünkü oraya vardığımızda,havalimanındayken aldığım  tur listelerindeki fiyatlar dahi önceden araştırdığım turlardan daha makuldu.Ancak sonrasında bu turlarla gezmekten vazgeçtik çünkü her farklı turda farklı gezmek istediğimiz bir yer vardı ve en uygun tur kişi başı 35 dolardan başlıyordu.Yani bir tur değil,birkaç gün boyunca birkaç farklı tur almamız gerekliydi.
Okay motor kiralamak istiyordu ama ben soldan akan ve yoğun trafik nedeniyle tedirgindim.Araba kiralamak ise,daha çok vakit kaybıydı ve maliyeti daha fazlaydı.Şoförlü araç kiralayabileceğimizi söyledim,bu sefer de o pek yanaşmadı.En son olarak otelimizin resepsiyonuna Bali’yi gezmek için en iyi yöntemin ne olduğunu sormaya karar verdik.Resepsiyondaki yetkili bize en iyi yöntemin şoförlü araç kiralamak olduğunu çünkü Bali’de yolların yorucu olduğunu söyleyince,bunun fiyatını sorduk.Gezmek istediğimiz yerler için 2,5 günün yeterli olacağını,toplam 180 dolar olduğunu söyledi.Bir de bu indirimli söylediği fiyattı! Okay 160$ dedi,adam kesinlikle olmaz 170$ olur ancak,dedi derken,tamam o zaman 165 yapalım bitsin diyerek sözleşmeyi imzaladık.Gereğinden fazla pahalıydı,ama artık soruna çözüm bulduğumuz için içimizi soğuttuk 😂
Yani 2,5 gün boyunca klimalı,şoförlü araçta istediğimiz rotaları gezmek bize toplam 165$ a mal oldu.Bu arada bu fiyata gezilen yerlerdeki giriş ücretleri falan dahil değil,sanırım biraz aceleye geldi.😂
Son iki gün kala kiraladığımız ve bize 10$ a mal olan,deposunu da 7 liraya doldurduğumuz motordan sonra nasıl içimizin acıdığını anlatsak da hissedebilir misiniz bilmem 😂😂

* * * * * * * * * *

Sonraki yazılarda bunları unutun lütfen,gezinin keyfini çıkarın 😂

Ngurah Rai International Airport – Tropik Cennet’e Hoş Geldiniz…

Genel

✈✈✈
Gün batımına yakındı,gökyüzü maviden sarıya,sarıdan kırmızıya tüm hünerlerini bir tabloda sunuyordu.İşte böyle bir anda,uçağın tekerleği önce büyük bir gürültüyle yere indi,ardından yavaşladı ve sakinleyerek durdu.Normalde beni çok korkutan bu eylem esnasında tek fark ettiğim havalimanının ana binasının yanında bile ağaçlar olmasıydı.Uçuş alanında çekirgeler zıplıyordu.Uçak durunca herkesin çıkmasını bekledik,acelemiz yok,sıkışıklığa gerek yok.Böyle anların keyfini çıkarmak lazım,o iki kanatlı kocaman hava aracı seni bambaşka bir dünyaya taşıyor,sakin ve derin bir nefes al ve her anın keyfini çıkar.Dışarıda bambaşka bir dünya var,bazı yönleriyle belki tamamen aynı ama çoğu yönüyle tamamen farklı.

Ngurah Rai Havalimanı,tropik adadaki tek havalimanı.İlk izlenimde Doha’dakinin aksine beklerken oturabileceğimiz hiç koltuk yoktu ve çok sıcaktı,sanırım Bali klima konusunda ekonomik davranmaya çalışıyordu,dışarıdaki havayı içeriden tahmin edebiliyordunuz.
Uçaktan inmeden bize bir kağıt dağıtmışlardı,Bali polis birimine teslim etmek üzere doldurmak gerekiyormuş.Bir onu bir de pasaportu çıkarıp hemen pasaport kontrole geçtik,çünkü 30 günden fazla kalmayacak Türk vatadaşlarının vize almasına gerek yok.Uzun bir sırada, sıcakta ve sıkışıklıkta bekledikten sonra,nihayet halkının tam tersi olarak bizi ülke girişinde gözleriyle donumuza kadar soyan, pekte sempatik olmayan pasaport polisine sıramız geldiğinde pasaporta damgayı vurdu,’iyi günler’ dememi bile üzerine alınmadı.Doğal olarak bir tuhafsıyor insan,internette yazılanlar neydi,bu ne şimdi diye düşünüyor.Yanlız bu doldurduğumuz kağıdı sadece inceledi,kağıt pasaport polisine değil,çıkışta başka bir polise verilecekmiş.Velhasıl pasaporttan çıktıktan sonra öyle uzun bir sıra beklemişiz ki demek ki,bavullarımız gelmiş,kenara ayrılmış bizi bekliyordu.Havalimanı içindeki kitapçık standlarından tur rehberlerini topladım hemen hemen hepsini aldım,her zaman temkinli bir insan oldum,bir sürü yerden fiyat almadan iş yaptığım nadirdir.
Bavulları ve kitapçıkları aldıktan sonra bavul kontrolündeydi sıra.Görevli bavullarda alkol,sigara ve ya uyuşturucu niteliğinde bir şey olup olmadığını sordu,’hayır,yok’dedik ama Okay’ın bavulunu açtırdılar,şoka girdik ne alaka acaba diye meğer içerisinde kutulu kol saati vardı,onun içinmiş.Bu tip şeylere dikkat ediyorlar,’yeni mi aldınız,eski mi?’ diye sordular.Yeniyse,yani Duty-free’den alındıysa poşette olması gerekiyor o yüzden.Daha önceden almış olduğumuz için bizim böyle bir sorunumuz olmadı.Görevlinin iyi tatiller deyip gülümsemesiyle az önceki pasaport polisi yüzünden geliştirdiğim düşüncelerimden utandım ve önyargıya bir kez daha sövdüm.Bunu da atlattıktan sonra sıra son olarak doldurduğumuz kağıdı vermeye geldi,o işte zaten sıra falan yok,kağıdı polise verip tek sıra halinde kapıdan çıkıyorsunuz.
Bali’nin tek havalimanı Ngurah Rai,yarı açık yarı kapalı olacak şekilde dizayn edilmişti,çok da büyük olduğu söylenemez,ama gelen yolcuların çıktığı alan,yarı açıktı ve dışarı çıkınca yüzümüze bir nem dalgası çarptı ve anında çil çil terlemeye başladık.Önümüzde bir sürü insan elinde kağıtlarla sesleniyordu,bir yandan taksi! taksi! diye bağrışmalar geliyordu ve hava kararmıştı.O yorgunluğun üzerine tam bir kaos gibi geldi bana.Kapı çıkışında sağlı sollu döviz büroları vardı,bence Bali’de en güvenilebilecek döviz bürosu havalimanındakiler, kurumsal çalışıyorlar zaten.Ancak yinede elimizdeki Dolarların çoğunu orada bozdurmadık,sadece önümüzdeki bir kaç gün için lazım olabilecek bir miktar bozdurduk,sanırım 200 dolar kadardı.Endonezya Rupilerimizi de aldıktan sonra sudan çıkmış balığa döndük.”Taksi!Taksi ister misiniz?”diyen mavi bluzlu bir kadına önce şaşkınlıktan hayır diyip,sonra peşine takıldık meğer Bali’nin en güvenilir taksi firması olan The Blue Bird Group”un yerine götürüyormuş bizi,ama ismi gördüğüm kadarıyla ”golden bird”dü ve siz siz olun,havalimanının tamamen dışına çıkmadan herhangi bir taşıma aracına binmeyin,çünkü bizim otelimiz Jimbaran’daydı ve Jimbaran ile havalimanının arası yaklaşık 9-10 km olmasına rağmen,golden bird’ün bize verdiği taşıma fiyatı  19dolardı,bu fiyata ise pazarlık ile ulaştık.Zaten o yorgunluğun üstüne hiç bir şeyi kafamız tam kaldırmıyordu,uğraşacak ve düşünecek halimiz kalmamıştı,napalım anlaştık bizde.Oysaki havalimanının dışına çıkıp bir blue bird’e binseydik yaklaşık 15 Türk Lirası gibi bir fiyata otele ulaşabilirmişiz.Zaten yanlış olan,bizi taksi ile değil,siyah büyük bir araçla-normalde orada tur amaçlı kullanılıyor bu araçlar-otele bıraktılar.Ama işte yaşamadan öğrenemiyormuşsun,bu da tecrübeyle sabit.

Erken biten günlere sahip Bali’de yıl boyu gündüz süresi ortalama 15-20 dakika oynuyormuş,yani hava devamlı 18-18.30 gibi kararıyor.Uzun yaz günlerine sahip biz Türk’ler için,ya da en azından Okay ve benim için bu biraz iç karartıcıydı.Tabi havanın erken kararması, mükemmel parlaklıktaki gökyüzünü seyretmek için süper orası ayrı,çünkü karmakarışık bir trafikten sonra Jimbaran’daki otelimize varıp,sahilde yürüyüşe çıktığımızda, yıldızları daha önce hiç böyle büyük görmediğimizi fark ettik.Belki bu birazcık da olsa, soldan akan trafik ve beni ilk bakışta gece karanlığında tedirgin eden Jimbaran şehir görüntüsünün etkisini geçirmişti.Sahildeki ışıl ışıl salaş balık restaurantları içinse sanırım biraz bekleyeceksiniz 😉

Yolda Olmak ya da Olmamak İşte Bütün Mesele Bu :)

Genel

Düğünümüzün ertesi günü otelimizde mükemmel bir kahvaltının ardından, ailelerimizle vedalaşmak ve benim yaklaşık bir ay önceden büyük bir heyecanla hazırladığım bavullarımızı almak için evimize gittik.Biraz yüzeysel düğün sohbeti,biraz ağlaşıp zırlaşma derken(tabii ki mutluluk göz yaşları:))öğleden sonrayı buldu vakit.Ama Allahtan uçağımızın saati sanki bizim için planlanmış gibiydi.Atatürk Havalimanı’ndan Doha’ya gideceğimiz uçağımız 19.55’teydi,bu da bize düğünün ertesi günü için epey rahat bir hazırlanma süresi vermişti.Bizi havalimanına baş sağdıcımız ve Okay’ın şahidi Taha götürdü.Pazar günü olduğu için biraz trafik vardı ama trafik durumunu da gösteren navigasyonlar her zaman cankurtaran olmuştur,bunun sayesinde uçuşumuzdan epey önce havalimanına vardık.Havalimanlarını hep çok sevmişimdir, çocukluğumdan beri kokusu,kalabalık oluşu hep enteresan gelmiştir,giden ve gelen için yeni bir dünya, gelenleri karşılamak açısından da kavuşmadır çünkü.İlk kontrolleri geçtikten sonra Katar Havayolları’nın check-in’ini bulmaya çalıştık,bayadır Atatürk’ten uçmamışım,bu sefer karışık geldi,önce bir telaş yaptım ama sora sora Bağdat bulunurmuş,onu da bulduk elbet,upuzuuun bir sırası ve sırada bir dolu Uzak Doğulu’su vardı. Yanlız kafamda tek soru işareti vardı,biz iki büyük iki küçük el bagajıyla gidiyorduk ve Katar Havayolları’nın şartlarına baktığımda Bali gibi destinasyonlara uçuş için kişi başı maksimum 30 kiloluk tek büyük bagaj ve maksimum 7 kiloluk tek el bagajı diyordu,el bagajının da belli ölçüleri vardı ve bizimki biraz büyüktü,onu kabine alıp almayacaklarından emin olamamıştım,ama Katar Havayolları’ndaki kız ”sizin toplamda 60 kilo bile değil bagajlarınız, istiyorsanız kabin bagajını da diğer bagajlarla gönderelim” deyince içimde büyük bir rahatlama oldu.Bagajları teslim edip,pasaport kontrolden geçtikten sonra,havalimanında yapılacak en keyifli aktivitelerden birine geldi sıra; Duty-free!! Son zamanlarda fiyatlarda eski uygunluğunu ve popülerliğini kaybetmiş olsa da,hala bir sürü ürünü bir arada görebileceğiniz ve fiyat karşılaştırması ve elbette alışveriş yapabileceğiniz yer. Yanlız tavsiyem çıkış duty-free’sindense giriş duty-free’sinden alışveriş yapmanız olacaktır,çünkü ülkeden çıkan turistten son bir kar elde etmek amacıyla çıkış duty-free’sinin girişe göre daha pahalı olduğunu gördük.Yine de elbette ünlü pek çok markayı bir arada görmek,kısa bir keşif gezisi yapmak da eğlenceli.Bu duty-free gezisini de bitirdikten sonra,çıkış kapımıza doğru yollandık.Yaklaşık 1 saatte kapıda bekledikten sonra zone1 olarak içeri alındık.Yanlış olmasın ama eskiden böyle bir uygulama yoktu diye hatırlıyorum,şimdi zone1,2,3,4 olarak biletleri check-in esnasında ayırıyorlar,siz de biletiniz de yazan zone çağırıldığında uçağa giriş için sıraya geçiyorsunuz.Zone1 olmak gerçekten iyiymiş 😉
Katar yolculuğumuz uzun sürmedi,4 saatti, ancak tahminen Suriye ve ya Irak üzerinden geçerken hem gidişimizde hem dönüşümüzde fena türbülans yaptı,gerçekten yer çekimini ve hareketsizlik kanununu bizzat yaşadık,bir 5 dakika kadar ufak çığlıklarla zıplaya zıplaya büyük bir korkuyla uçtuktan sonra herkes yorgun düştü ve uyuyakaldık.Uyandığımda son yarım saat kalmıştı Doha’ya,onu da Onyx One(Katar Havayolları’nın uçak medyası)’da bir filme bakarak geçirdim.
Tabi adamlarda öyle bir üstünlük duygusu hakim ki(belki de zaten öyleler)biz şöyle havalimanı yaptık böyle büyük böyle lüks diye 10 dakikalık reklam yapmışlar,havalimanına inmeden zorunlu izliyorsunuz,benim film bölündü.Katar Havayolları’nı kullanan varsa,bu reklamlar ve havayolu hakkında yorumları merak ediyorum,bir ara yazarsınız 😀
Doha’ya inişimiz tam gece yarısıydı,ama gördüklerime göre,dümdüz bir ülkenin başkenti,hiç bir tepelik yok,sadece lüks rezidanslar var.Hayatlar çok lüks,havalimanı gerçekten 600.000 m2,içinde sizi kapılara taşıyan trenler var o derece,bir de minik servis arabaları var,sadece bir duty-free’si yok,her kapıya yakın bir sürü duty-free’si var,lüks mağazalar var; Burberry,Victoria’s Secret,Rolex vs…Devasa heykeller yapmışlar havalimanı’nın içine,iyi ki de yapmışlar,yoksa vallahi ilk gidişinde yolunu kaybeder insan.Bir sürü yürüme bandı var ve her yere koltuk koymuşlar.Kafeler,restaurantlar,hatta içinde yüzme havuzu bulunan bir oteli bile var havalimanının.Biz diğer uçağımıza 2,5 saat kala transfer için indik havalimanına,1,5 saat boyunca yürüme bandında yürüdük.Gerek var mı bu kadar büyük,gerçekten kullanılıyor mu her bir metrekaresi diye düşünüyor insan.Sonunda kapıya vardığımızda yolcu alımı neredeyse kapanıyordu,hızla Denpasar’a gideceğimiz uçağımıza bindik veee asıl şimdi başlıyordu yolculuk!…
Boeing777 ile tam 10 saat uçtuk,cam kenarında,yanımız kimse olmadan oturuyorduk,ben açtım Caz müzik listesini,taktım kulaklığımı ve yemekten sonra tamamen uyumuşum…Bali’ye son 1 saat kala uyandığımda gökyüzü apaydınlık,günü yarılamışız,aşağıda Hint Okyanusu,bir sürü küçük adacıklar,sanki başka bir gezegene uçmuş gelmişiz gibi,tamamen karanlık bir çölden,apaydınlık yemyeşil adacıklara ineceğiz.Enteresan bir deneyimdi bu da böyle…..
Bu arada eleştirmem gereken bir nokta;Katar Havayolları,yemeklerini,şeflerini değiştirmen lazım belki de,o kahvaltı neydi öyle(çilekli puding,çilekli yoğurt,tuzsuz tereyağı,muffin vs…) midesi yanıyor insanın bütün bir uçuş…Hele de tuza bu kadar alışan bir millet için…😅

Wedding

Genel

                                     

                                                 

Bir aydır büyük bir koşturmaca içindeydik,çünkü hayatımın en önemli günü, aylardır, hatta yıllardır beklediğim gün gelmişti,biricik aşkımla düğünümüz Mayıs’ın 5’indeydi. Ev hazırlığı,düğün hazırlığı,çeyizler,gelinlik vs. zaman nasıl geçti anlayamadım bile.O sıralar kendi evimin şantiyesindeydim bir yandan da.Tesisatçılar,boyacılar,mobilyacılar,gel-git alışveriş derken kafamı kaşıyacak vaktim kalmamıştı gerçekten.Velhasıl,bu koşturmacaların ardından o masalsı gün geldiğinde kalbim ağzımdan fırlayacak gibiydi,her genç kız gibi…Minnacık bir kız çocuğuyken hayaller kurarsın,bebeklerini evlendirirsin,gelinliğini düşünürsün…Sonra annen ya da baban sana bir gelinlik alır,giyersin,mutlu olursun.Ama hala bilirsin ve hayal edersin ki daha güzel bir gelinlik var ki,ancak saf aşık olduğunda üzerinde çok güzel duracak,hayalin aşk olur bu sefer.Aşkı bulduğundaysa,bırakmazsın,giydiğin gelinlik en güzel gelinlik olur,sen en güzel hissedersin,zaman dursun istersin.Pembe bir dünya sarmalar seni.Sadece sevdiğin ve sen,gözün bir şey görmez,kulağın işitmez.Yani en azından bana böyle oldu,onca zaman  ooff ne zaman bitecek dediğim herşey bitmiş,yeni bir kapı açılmıştı artık ve orada düşünecek bir şey yoktu o an sadece anın keyfi vardı…Tabiki bizim düğünümüzde de aksaklıklar oldu,olmadı değil ama sonrası daha önemliydi ve her şey baktığın açıya göreydi…
Bence muhteşem bir düğündü bizimkisi ve sonrası tatil cenneti,huzur dolu Bali…
Anlatması biraz uzun sürecek sanırım,çünkü gitmeden yaptığım araştırmaların yetersiz olduğunu,Bali’yle ilgili yazılması gereken çoğu şeyin yazılmadığını fark ettim;hazırsanız,
Kabin arkadaşlarım Cross Check! 😉

Milan

Genel
                                                                         
                                                                             ❤

  Sabahın kör karanlığında alarmımın tiz çığlıklarıyla uyandığımda beyefendiler fosur fosur uyuyorlardı . Acaba ben de geri dönüp yumuşacık yatağımda yatsam mıydı? Hayır. Bugün kesinlikle tembellik günü değildi. Önce aşkımı uyandırmayı denedim,tabi ki uyanmadı.Sonra Taha’yı uyandırmayı denedim,neyse ki onun uykusu daha hafifti hemen kalktı.Sonra ikimiz Okay’ı uyandırmayı denedik,bu sefer başarılıydı 🙂  Ama yine de sabahın bu saatinde epey sevimsizdik. Bin bir zorlamayla sonunda gitmeye ikna ettiğimde sanırım saat 9’a geliyordu.Soğukta,sisli Ferrara sokaklarında uzun bir yürüyüşün ardından -sonunda gerçekten uyanmış bir şekilde- tren istasyonuna vardık,biletimizi aldık.12 euro gibi bir bedeli olduğunu hatırlıyorum,devlet tren işletmesinin normal süreli treni içindi.Özel işletmeler ve ya hızlı trenler bir miktar daha pahalı oluyordu.Yolculuğumuz 3-3buçuk saat sürdü,tabi biz gırgır şamata dedikodu derken bu sürenin farkına bile varmadık.

Trenden metroya direkt bağlantı vardı,metro ile Duomo di Milano’nun hemen önüne çıktık.Meydan o kadar kalabalıktı ki,dünyanın her yerinden yüzlerce insan,polisler,sanatsal gösteriler yapanlar…Bu kalabalık ve şaşaa karşısında insan sudan çıkmış balığa dönüyor.

Tamamen doğaçlama bir şekilde ayaklarımızın bizi götürdüğü yere gitmeye başladık,sonra fark ettik ki orası Galleria Vittorio Emanuele II’ymiş.Bu büyük yarı açık alış veriş merkezinde oldukça lüks giyim mağazaları ve restaurantlar bulunuyor.Ancak haç gibi olan yapısının sizi bağladığı ara sokaklara çıkacak olursanız her bütçeye uygun restaurantlar ve mağazalar bulabilirsiniz.Tabi Galleria Emanuele’ye sadece alışveriş ve ya yemek yemek için girmek bu neo-rönesans mimarisinin tonoz cam tavanını ve ince işçilikli duvar resimlerini incelememek,sonrasında pişman olabileceğiniz türden bir duygu yaşatır sadece. Bu yüzden kalabalığın akışına kapılmadan,sakince,sindirerek gezmek lazım Emanuele’yi.

Bir süre sonra Okay ve Taha yoruldu ve  ben de onların yürüme hızlarından yoruldum 😅
Aldım başımı,gezdim sokak sokak.Paralel caddelerdeki ilginç butik tasarımcıların vitrinlerini inceledim,onlar da kendilerince gezdiler.Ardından buluşup Duomo di Milano’nun sağ arka çaprazında bir alış veriş caddesine girdik. Disney Store,ünlü İtalyan makyaj markası KIKO,GAP,FURLA gibi pek çok mağazanın olduğu bu caddede beyler GAP’e ben önce Disney Store‘a olucak şekilde yine yollarımızı ayırdık.

Disney ayrı bir dünyadır benim için.Hayal gücüdür çünkü Disney,eğlencedir.Kendine bu büyülü dünyada yer bulmak isteyen tüm yetişkinlerin de merakla girdiği bir mağaza. Nitekim içerde genç-yaşlı,çoluk çocuk bir sürü insan vardı ve gezebilmek için kuyruğa dahil olmak gerekiyordu.Bu küçücük mağazaya bu kadar insanın nasıl sığabildiğini,nasıl ürün seçtiklerini anlamaya çalışırken ufak bir nefes krizi geçirip dışarı attım kendimi.Yine de benim gibi çocuksu yanı ölmemiş insanlarla karşılaşabilmek güzeldi.
Ayaklarım yavaştan sızlamaya başladığında daha gezilecek KIKO vardı.KIKO, İtalya’ya gitmeden Okay’ın ablasından duyduğum bir markaydı,daha Türkiye’ye gelmemişti ve oradan alınan her parça bizi için altın değerindeydi.Öncelikli olarak Okay’la Taha’yı bulmam gerekiyordu çünkü onlar beni hala Disney Store‘da biliyorlardı,GAP’e gidip onlarla buluştum,bahaneyle biraz gezmiş de oldum,ama buradaki GAP ile İtalya’daki GAP arasında kar-zarar bilançosu açısından hiç bir fark yoktu ve tasarımları da aynı olduğuna göre,neden Türkiye’den almıyayımdı?
Beylerle buluştuktan sonra KIKO’ya girdim ve hızlı bir dolaşmanın ardından amacıma uygun davranıp rujumu ve göz kalemimi aldım,kasada biraz bekledim,tahminimce 15 dakika gibi bir sürede de mağazadan çıktım ama beylere göre ‘hızlı’ turum yarım saat sürmüştü ve onları ağaç etmiştim 🙈😀
Saat öğleden sonra 3-4 gibiydi ve biz gerçekten yorulmuştuk,bir yerde oturup karnımızı doyurmanın hiç de fena olmayacağını düşünürken yine Emanuele’e doğru yürümeye başladık. Bu bir hata mıydı,yoksa bizim için gerçekten iyi mi olmuştu bilemiyordum ama Gatto Rosso diye bir yerde oturduk ve menüye bakınca aslında çokta iyi bir karar olmadığını anladık 😀

Çünkü tam olarak şöyle bir ‘noel keki'(torta di Natale) için 12euro verdik.
Neyse ki doyduk. 😀
Akşamı Milano’da getirdiğimize göre artık eve dönme vakti gelmişti,Milano’ya tatlı bir el sallayıp yola çıktık.

✌✌

Tahmin et,nereye?

Genel

Ertesi hafta Taha geldiğinde yanında bir sırt çantası, bir de bavulu vardı ve bavul sadece yemekle doluydu,tam 20 kg yemek!! 😂 Annelerimiz bize kıyamamış, orda şu da yok bu da yok diye bir sürü peynir,zeytin,çorba,türk kahvesi vs doldurmuşlardı bavula.Hatta hamur  kızartması bile koymuşlardı 🙈 Bavulu minicik buzdolabımıza sığdıramamıştık,evin küçük giyinme odası ve ya kiler olarak da adlandırabileceğim kısmı bile yiyeceklerle dolmuştu.(Arada bir uzaklara gidince,daha iyi besiye çekiyor bu Türk anaları)(Ay hayır dayımdan biliyorum,adamcağız bir Amerika’ya gidecek diye iki 20kiloluk bavulu da envai çeşit şeylerle dolduruluyor anneannem tarafından)(Çünkü oradaki insanlar açlık sınırında?😃)
 Neyse biz bu bavul boşaltım işlemini bitirdikten sonra,ben de hamarat! bir Türk kızı olarak üç aydır İtalya’dayım,artık pizza yapmayı biliyorum edalarında mutfakta giriştim pizza hamuru hazırlamaya.(Bu da nasıl bir bakış açısıysa 🙈) Allahtan,havasından mıdır suyundan mı bilinmez,yaramıştı herhalde İtalya,pizzam da fena olmadı,beğenildi.
Ardından Padova şampanyası ve çilek…Bu arada söylemiş miydim,İtalya’da kaldığım süre boyunca tam dört kilo aldığımı…Başka türlüsü de beklenmezdi :)Tıkınmalarımız ve sohbetimiz geç saatlere kadar sürünce,ertesi gün çok uzak bir yere gezmeye gitmemiz de olası değildi,biz de Taha’ya tarihi Ferrara Meydanı’nı,Estense Kalesi’ni ve yerel birkaç dükkanı gezdirdik.Mesela Ferrara Katedrali’nin hemen arka sokağının meydana bakan köşesinde Tiger vardı.Değişen konseptiyle ve eğlenceli ev ve kişisel ürünleriyle-hatta çikolata,şeker gibi aperatifler de bulunuyordu-bu Danimarka asıllı mağaza , neredeyse her hafta uğradığım bir yerdi.Biz de o zamanlar on beş yirmi liraya alamayacağımız çoğu defter,boya malzemesi ve ev eşyası gibi ürünleri ben o zaman 3-4 ve ya maksimum 10 euroya alıyordum.Tiger dışında,tarihi binalarda konumlanmış çok sayıda butik mağaza ve kitapçı vardı ve bu tarihi doku zaten insanı içine çekiyordu.Aslında Ferrara, Rönesans mimarisiyle,İtalya’nın hiç bir yerinde bulunmayan eşsiz dondurmalar yapan Gelataria Baluardi’siyle,tarih kokan sokaklarıyla ve sakinliğiyle kesinlikle en az Pisa kadar talep görmeli diye düşünüyorum.Tabi Ferrara küçük bir yer,ama Pisa’dan da çok bir şey beklemeyin derim !
Taha’yı o gün çok yormamıştık,çünkü ertesi gün için hain planlarımız vardı; MİLANO!
Saatlerimizi Milano’ya giden ilk trene göre ayarlayıp,(06.45’te kalkmamız gerekiyordu)günümüzü sonlandırdık,ertesi gün yorucu olacaktı.

Muzip Düşünceler Furyası

Genel

Paris’ten geldiğimizin ertesi sabahı,rüya gibi bir güne uyanmayı isterdim,ama sıcacık yatağımda erkenden ardarda gelen mesajlar ve aramalarla uyandım.”iyimisiniz?” ,”niye cevap yazmıyorsun?”, ” Paris’te Işid saldırmış,ne olur bak telefona kafayı yiycem?!”
Dehşetle kalktık yataktan.İlk işimiz bizi arayan ailemize iyi olduğumuzu haber vermek ve olayı öğrenmek oldu.Meğer, dünya üzerindeki tüm psikopatların psikopatlıkları için kendilerince yasal olabilecek bir yol seçip katıldıkları terör örgütü Işid(ISIS) ,biz döndüğümüz gece Paris’in tam üç farklı noktasında saldırı düzenlemiş.Zaten yeterince ürkütücü olmasının yanı sıra,silahlı saldırı düzenledikleri bir nokta da,bizim kaldığımız otelden sadece iki sokak ötedeymiş.Biz ise,tadına varamadığımız Paris seyahatimizi bir gün daha uzatsak mı acaba diye düşünüyorduk,yani o gece o sokakta biz de olabilirdik,verilmiş sadakamız varmış.Ama bu travmayı üzerimden tam iki hafta atamadım.Görünen o ki,İtalyanlar da atamamıştı.Bir ay boyunca Ferrara da her sokakta Fransız Bayrağı ve ”Je suis Paris” yazıları vardı.Hatta bu bir ay boyunca,Türkçe konuştuğumuz çoğu yerde ve ya ulusal tepkimiz olan ”Allah Allah!” dediğimizde bile, bize Müslüman olduğumuz için potansiyel terörist gözüyle bakmayanlar da yok değildi.
Yaşadığım iki haftalık travmada ciddi bir kapana sıkışmışlık hissim vardı,bu sırada uzun bir süredir sürekli yaptığım gibi yine Skyscanner’dan ucuz uçak bileti kovalıyordum,sonra kafamın üstünde aniden bir ampül yandı.Ben de Okay’a sürpriz yapabilirdim.Mesela beraber İspanya’ya gitmek,Gaudi’nin eserlerini görüp Tapas yemek çok keyifli olabilirdi.O sırada o banyodaydı,kapıdan bağırdım ”İSPANYA’YI MERAK EDİYORMUSUN?”, ”vaay,Barca”dedi. Tamam,dedim.İşte o zaman bileti alabilirdim.Ardından Booking.com’a girdim,Barcelona yazdım.Birkaç tane otel gezindikten sonra,şirin minik bir otel buldum;Pension Portugal BCN.Hemen ona da rezervasyon yaptım.Eveet,1 aralıkta yolcuyduk Barca’ya.Bu biraz olsun çıkarmıştı beni sıkışmışlık hissinden.Biraz sonra Okay geldi yanıma,”1 aralıkta Barca’dayız”dedim.Gülümsedi,”uu hatun beni kaçırıyor”dedi.Sevgilinin gülümsemesi,mutlu olması,onu mutlu etmek…
Biz böyle konuşurken Okay’a bir telefon geldi teyzesinden.”Ooo hadi bakalım,tamam teyzuşum”dedi telefonu kapattı,yine gülüyor.Kuzeni Taha gelecekmiş yanımıza kasım sonu gibi.Taha’da kuzen gibi değil daha çok kanka gibi,çünkü kuzen çoğu ailede biraz daha soğuk bir kavramdır ama kanka adı üzerinde kan-kardeşidir.Ota boka beraber güler,yer içer s*çar bir de bunun muhabbetini çevirirsin.Kavga etsen bile kankayla uzun sürmez barışmak ama kuzenle daha zordur.Tabi ne kuzenler var daha,hiç bir kuzen de üstüne alınmasın he 🙈😄 Neyse biz sevindik tabi,ooo şuraya götürürüz,ooo şunu tattırırız diye.Padova’dan şarap ve şampanya alırız,nutella yediririz farkı görür falan diyoruz.Böylece bir yandan Barcelona,bir yandan haftaya gelecek Taha keyfimizi yerine getirmişti. 😃

Bir Geri Dönüş Hikayesi

Genel

Bay-bay Eiffel,bay-bay Paris!Uçağımız öğlen vaktinde Paris semalarında yükseldiğinde,son iki ay gözlerimin önünden geçti.İstanbul’da hareketli,stresli bir yaşamın ardından,bir anda sessiz-sakin Avrupa’ya gitmek,orada sevgiliyle gezmek ve keşfetmek…Gözlerin içini güldüren,midede kelebekler uçuran ve elleri uyuşturan bir evlilik teklifi !Ardından yine sakin Ferrara hayatına,sessiz sokaklara geri dönüş.
Uçağımız Bologna havalimanına indiğinde hava kararmaya yüz tutmuştu.Pasaport kontrolünden Schengen bölgesi girişini kullanarak  ilk geldiğimiz sefere göre daha hızlı ayrılmıştık.Bu da yine Avrupa vatandaşlarına imrenmemize sebep olmuş,geleceğimiz hakkında bizi yine biraz düşündürmüştü.
Bologna havalimanı küçük ama işlevseldi öyle ki ,içinde baharatlı devasa domuz salamlarının ve İtalya’ya özgü pepperonilerin satıldığı minik bir dükkan,bir kitapçı,bir market,İtalya’yı ve Bologna’yı tanıtan bir turizm firması,araç kiralama şirketleri ve üç tane de restaurant vardı.Şimdi bunların hepsi sisli bir bulutun arkasında pembe düşler gibi benim için,çoğu net değil ama geçirdiğim en güzel zamanların küçük birer sembolü.
Havalimanından Bologna merkezine inmek için yanlış hatırlamıyorsam kişi başı 6 euroluk otobüs bileti almak gerekiyordu.Bize en zor gelen kısmı da buydu,gittiğimiz o kadar şehre ve harcadığımız onca paraya rağmen,merkeze inmek için bir otobüse 6 euro(beynimiz hemen yaklaşık -o zamana göre- 20 tl! diye ikaz lambası yakıyordu)vermek bize çok gereksiz ve sinir bozucu geliyordu.Çünkü havalimanıyla Bologna merkezi arası sadece 8 km’di.Yine sinirlenip söylenerek iki tane bilet aldıktan sonra otobüse binerek Bologna tren istasyonunda indik.Neyse ki, tren biletleri o saçma otobüs bileti fiyatına göre daha makul kalıyordu.
Bologna Tren İstasyonu, her zamanki gibi koşuşturan insanlarla ve İngilizce anlamayan görevlilere soru sormaya çalışan turistlerle doluydu ve alacakaranlıkta yine yorgun görünüyordu ama bizi çok umursamadı,zaten bizde ne yapmamız gerektiğini biliyorduk 🙂 Bilet kulübelerinden birine yanaşıp sıraya girdik,aylık biletimizi yenileme vakti  gelmişti.
Ferrara’ya vardığımızda artık hava zifiri karanlıktı.Sokaklarda tek tük bisikletli insanlar atkılarını sarınmış,telaşla evlerine yetişmeye çalışıyorlardı,evimize giden tek otobüsün geçtiği durak ise o karanlığın içerisinde yanlız,bize camlarındaki parıltılarıyla selam çakıyordu.Hava Bologna merkezine göre nispeten daha soğuktu ve eve gitmek,sıcak bir çay demlemek için sabırsızlanıyorduk.Tabiiki her zaman olduğu gibi otobüs yine zamanında gelemedi ve yaklaşık kırk dakika soğukta titreyerek kuşlar gibi birbirimize sokulup ısıtmaya çalıştık,ama eve varıp bir bardak çay içince…

Uzun İnce Bir Louvre’dayım…:)

Genel
Ertesi sabah, Belleville, via del lemone’deki otel odamızda dışarıdan gelen seslerle uyandım.Paris çoktan uyanmış bizi bekliyordu,hava serindi ve muhtemelen yağmur yağacaktı ama bu gezmemize engel değildi.Hatta Paris’in o melankolik halini bütünlüyor,insanı dışarı davet ediyordu.
Okay’a baktım,sevgilim, hala mışıl mışıl uyuyordu.Böyle zamanlarda,’uyandırmaya kıyamadım’ cümlesi ne kadar gerçek olsa da,seyretmeye doyamasanız da,içiniz kıpır kıpır olur,bir öpücükle uyandırıverirsiniz.Gözleri daha yarım yamalak açılmıştı ama ben heyecanla bugün Louvre’a gidicez,kaybolucaz ve keşfedicek daha çok şey var diye yerimde zıplamaya başlamıştım.Apar topar üstümüzü giyinip,koşar ayak Louvre’a gittik, çünkü bize hep Louvre’a bir gün yetmez demişlerdi.Bizimde son günümüz olduğu için ne kadar görsem o kadar kardır diye düşünüyordum.Doğru bir tespitmiş.

Müzeye ana giriş alanındaki cam piramitin daha görkemlisi ters bir şekilde alt giriş alanındaydı.yer altından başlayan müzeye giren doğal ışık,bu ters duran cam piramitin içinden süzülüp,minik pırıltılar saçarak geliyordu.

Biletler için upuzuun bir sırayı bekledikten sonra,gişedeki kadının mimarlık ve iç mimarlık öğrencilerine müze ücretsiz demesiyle içimde adeta göbek atan minik bir Laçin belirdi.Koskoca Louvre’u ücretsiz gezmek ha!Harika bir deneyimdi,mimarlık öğrencisi olmanın avantajları! Tabi merak edenler için söyleyeyim,müze,normal giriş bileti olan 50 euro’ya değer,orası ayrı.Bir daha ve bir daha gider ve paşa paşa o 50 euro’yu  öderim,acayip ufuk açan ve bilgi katan bir müze.Neyse biz başladık gezmeye,kocaman bir alanı var zaten nereye gideceğini,hangi birini göreceğini şaşırıyor insan,ilk tarihi eserler karşıladı bizi.Mükemmel derecede ince detaylara sahip hançerler,bıçaklar,tarak ve aynalar,zırhlar,değişik adetlerin ürünleri…

Deney tüpü,13.yy,Suriye
Şamdan,13.yy,Suriye

Mumyalar 😱

Eski Mısır’da ölen kişin portresi mezarının üzerine işlenirmiş.Gezerken bir ürpermedim değil.

Neyse ki, bu korkunç kelleleri gördükten sonra enteresan düşünce tarzları ve hayal güçleriyle eski avrupa insanının heykel sanatını inceledik de,biraz kafamız yerine geldi.

Altın varaklı süslemeleri ve tavan uygulamaları bile yeterince enteresanken,insan hangi esere baksa,nereyi incelese gerçekten şaşırıyor.

Özellikle eski saray mobilyalarının yer aldığı bu bölümde içimden fırlayan heyecan hıçkırıklarına engel olamayıp,” aşkım bak,rokoko konsol!”,”aşkıımm barok değil mi buu!” diye bağrındığımı hatırlıyorum.Pek bir sakin olan diğer avrupalı turistler de bana aklımı kaçırmışım gibi bakmışlardı.Oysa ben *Sn.Şebnem hocamın mobilya derslerinde gösterdiği örnekleri birebir görmenin heyecanını yaşayan masum bir üniversiteliydim sadece 🙂 
*Şebnem hocam,bize verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkürler,saygılarımla. 
Resim ve heykellerin sergilendiği alana geçerken, artık sızlayan bacaklarımızın ”yeter,otur artık!”diye yakınmalarına kulak asmayıp son bir gayretle dikkatimizi toplamaya çalıştık.Yüzlerce eşsiz eserden her biri istisnasız ”bak bende ne var”,”beni biraz daha incelemek istemez misin?”,”şu renklerime bak!”diye mırıldanıyordu.Ancak saatimize bakıp kapanışa iki saat kaldığını gördükten sonra çoğuna hüzünlü bakışlar atıp,üzgünlüğümüzü dillendirerek bu son aşamayı koşar ayak gezdik.Yine de yakalayabildiğim ve özellikle renk,ışık-gölge ve doku açısından dikkatimi çeken birkaç eseri buraya da bırakayım 🙂

                                                         
                                             

Louvre’dan çıkışta son günümüz bugün ve hiçbirşeyi kaçırmamalıyım psikolojisini hala atamamıştım üzerimden ve metroda bir anda ”Champs Elysees’e (Şanzelize) gidelim mi?” deyiverdim.Öyle hızlı çıktı ki ağzımdan,Okay’ın dehşet bakışları bile onu bir sonraki durakta indirmeme engel olamadı.Kağnı gibi ilerleyerek Arc de Triomph çıkışından çıktık,Zafer takı önünde bir klasik resim çekildik ve başladık batı ucundan Şanzelize’de yürümeye.

Ama bacaklarım ancak şu binayı görmeye ve içindeki kitapevini gezmeye dayanabildi,ardından Okay’a dönüp,”sanırım haklısın artık otele dönmeliyiz yoksa bayılıcam vallahi”dedim.Okay’ım ise bıyıkaltı sırıtıp ”yaa geldin mi sözüme ”dercesine göğsünü kabarttı.Bende koluna girdim,yaşlı tontonlar gibi metroya gerisin geri döndük.Koşturmacalı,keyifli ama ağrılı-sızılı son iki saatten sonra günün değerlendirmesini yapmak ve zil çalan karnımızı susturmak için Paris’te kaldığımız 3 gün boyunca uğrak noktamız olan Cezayir’li dürümcümüze gittik ,”chicken,mayonnaise and lot of Algerian Sauce please*”.

*Tavuk,mayonez ve Cezayir Sosu lütfen:)