İflah olmaz romantikler tarafından kutsallaşan Eiffel’in ruhuna biraz da biz aşk kattıktan sonra,karnımızın acıkmaya başladığını hissetmiştik.Fransızların ihtilal devrine dayanan meşhur soğan çorbasını deneyebileceğimiz güzel bir restaurant aramaya başladık.Zaten çokta fazla uzaklaşamadan restaurantı bulduk,oturup kurbağa bacağının menüde olup olmadığını baktıktan sonra siparişimizi verdik.Maalesef bu restaurantta yoktu 😦 (çünkü evet,ben hepppsinden denemek istiyorum :)))Siparişlerimiz gelene kadar,az önceki masalsı evlilik teklifi ve eiffel turundan haber vermek için Türkiye’deki ailemizi ve dostlarımızı aradık (benim kızlardan ”yaa çok tatlısınığğz!”,”çok romantiiğk!”diye çığlık ve bağrışları dinledik:))zaten ben yerimde duramadığımdan yan masada oturan insanlara bile gülümseyip yüzüğü gösteriyordum.(Böyle de görgüsüz bir şapşalım:))
Bu sırada soğan çorbalarımız gelmişti;yumuşak içimli,kremalı ve kaşarlıydı,bazı soğan çorbaları üzerinde yumuşak bir dilim ekmekle servis ediliyor,bizimki de ondandı,ama ne yazık ki o anki şaşkınlığımızdan fotoğrafını çekmeyi unuttuk,bu görsel,Google’dan benzer bir örnek sadece.
Ancak yine de soğanla çok aranız yoksa bu örneği hiç söylenmemiş sayabilirsiniz.
Kimilerine göre eşsiz kimilerine göreyse sıradan olan bu çorbayla karnımızı doyurup,Fransa soğuğunda ısındıktan sonra, Pont des Arts’a(Sanatlar Köprüsü veya Aşıklar Köprüsü) doğru yollandık.Bu köprü Sein Nehri üzerinde yer alan ve şehrin ilk demir döküm köprüsünün çelikten inşa edilmiş bir kopyası.Sanatlar Köprüsü de nereden çıkmış? derseniz,nehir boyunca köprüye giden yol şeridi,enfes suluboya tablolar yapan,eski kitaplar ve köprüde asılması için boyanmış kilitler satan Paris’li ressamlardan oluşuyor.155 metre uzunluktaki köprünün en önemli özelliği ise,tabiki üzerinde yer alan binlerce asma kilit. Geleneğe göre hiç ayrılmak istemeyen çiftler Pont des Arts köprüsüne isimlerinin yazılı olduğu kilitleri asar, anahtarı da nehre atarlar.Biz de geleneği bozmayalım biz de kilidimizi takalım aşkımızı ebedileştirelim diye önceden bir kilit almıştık.Yanımda bulundurduğum asetat kalemiyle,daha sonra nişanımızda hazırlanan videoda gören herkesin de şaşkına düştüğü o muhteşem tarihi yazdım,2009!
Notre-Dame’ın yanındaki köprüden karşıya geçince ayaklarımız daha fazla yürümeyi kaldıramazdı,kendimizi hemen köşedeki kafeye attık.Okay’ın daha önce Paris’e gelen teyzesi burada minik tatlılardan oluşan tatlı tabaklarının çok meşhur olduğundan bahsetmişti.Kendimize minik bir kek,bir makaron ve değişik minik bir tatlıdan oluşan birer tatlı tabağı ve iki cappucino söyledik.Tam anlamıyla bir Paris kafesiydi;enfes kahve kokusu,kibar konuşan insanlar,loş bir ışık,hafif bir müzik, koyu renk ahşap ve camdaki buğuların ardında koşturan Paris’lileriyle.Aşk,gerçekten burasıydı işte,boşuna aşıklar şehri değildi.Ya da boşuna modanın kalbi…Herşey,herkes bir ahenkle,evrensel bir ritmi gerçekleştiriyordu sanki.
Kafeden çıktığımızda hava kararmıştı,biz de yorgunluğumuzu bir nebze olsun atmıştık.Gördüğümüz ilk sokağa daldık ve ışıldayan hediyelik eşya pazarlarının,minik kafelerin,butiklerin arasında bir ‘happy hour’ yazısı gördük.Kırmızı tüylü,yeşil tüylü maskeler takmış garsonlar bir o masaya bir bu masaya koşturuyor,happy hour’ın süresini kaçırmak istemeyen müşterilerden sipariş alıyorlardı.Eh,şimdi Paris’e cevap verip,biraz tatlı sarhoşluğuna katılmalıydı…













